fbpx

Uyanış

 Hasan Dedem’e ve  tüm ıssız kadınlara…

İçimdeki kadınlar… Ağlıyorlar bir süredir. Kocaları, babaları, erkek kardeşleri, oğulları bir günde öldürülenler. Tecavüz edilenler. Bir anda, bir türkünün kapıyı açışı ile ortalığa dökülüveriyorlar. Tutamıyorum. Onca sene nerede, nasıl saklandıklarını anlayamadığım bir sürü kadın. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. 

Bir süreliğine susuyor; sonra hiç beklemediğim bir an, yeniden başlıyorlar.

Bebeklerini bırakıp kaçacak kadar kendinden uzaklaşmış olanlar, küçük dağlar arasına saklı bir köyde, yitip giden erkeklerin ardında bir başlarına kalanlar… Hayatın bilinmezliğini, karanlık yüzünü, savunmasızlığı adları gibi bilmek zorunda kalmış ıssız kadınlar. 

Hayatım boyu başımı çevirip de yüzlerine bakma cesaretini bulamadıklarım; top yekûn, bir Kasım gecesi vardığımız o hastanede; sabaha karşı uyandılar.

Acilin aydınlık koridorunda karşıdan bize doğru yaklaşan babamdı. Göz göze bakıştık, pek konuşamadık. “Doktorlar yeniden ultrasona alacaklarmış” dedim. “Hastane prosedürüymüş. Diğer hastanenin koyduğu teşhisi dikkate almıyorlarmış.”

Hastaneye girdiğimiz gibi yerleştirildiğimiz muayene odasının önünde, “En son ne zaman yemek yemişti?” diye soruyor gözlerimin içine bakarak doktor. Ben daha cevap veremeden devam ediyor, “Ameliyat öncesi 6 saat açlık gerekiyor, ayrıca genel durumunun da stabilize olmuş olması lazım.” 

Zar zor açabildiği ağzına verdiğim ince ince dilimlenmiş muzları hatırlıyorum. “Saat 9 civarıydı”. Keşke vermeseydim. Sonra “Nereden bilebilirdim ki?” diyorum. Diğer bir doktorunun “Bir şey yesin ki, hastaneye gidip serum almak zorunda kalmasın bu gece” diyen sözleri geliyor aklıma. Ben de doktorun sözlerine kulak vermeyi seçmiştim. Son bir haftayı aklımdan geçiriyorum…

Aydınlık, beyaz hastane koridorunda öylece elleri cebinde duran babama bakıyorum. Hiç konuşmuyor. Eralp’le bir an göz göze geliyoruz. Kısa da olsa, bazı bakışmalar özlü sözler gibi. Azla çok veriyor. Ortak yaşanan acının görünmez, yakınlaştıran gücünü hissediyorum. Tehdidi kabullenmiş bir yerdeyiz. Doğru adımları atabilmek ve savaştan en az yara ile çıkabilmek amacımız. Birimiz bize tavsiye edilen cerrahın gelip gelmeyeceğini öğrenmeye çalışırken, diğerimiz formları dolduruyor. Prosedürün başlaması için, 3,5 yaşındaki oğlumuzu bir an önce ultrasona almalarını ve çocuk doktorunun gelip ilk muayeneyi yapmasını bekliyoruz. 

Gelen çocuk doktoru acilde çalışmıyormuşcasına rahat. En kısa sürede müdahale edilmezse oğlumuzu kaybedeceğimiz hissi bir anlığına dağılıveriyor; sahte bir iyilik hali oluşuyor. Tam o an “En benim diyen hastanelerde bile ne hikayeler yaşanıyor…” diye düşünüyorum. Bize bir şey olmaz sanrısından uzağım. Gerçeğin koca cüssesini olduğu gibi kucaklamaya çalışıyor küçük bedenim. 

Çocuk doktoruna son birkaç gündür o doktor senin bu doktor benim, ateşli çocuğumuz kollarımızda gezişimizi anlatıyorum. 

“Bu sabah Ahmet uyanmadan evden çıkmak zorunda kalmıştım. Tüm gün, babası yanındaydı. Gün boyu evden ses çıkmayınca, durumlar iyiye gidiyor olsa gerek diye düşünmüştüm.” Ta ki gün sonunda, yoğunluğu arkamda bıraktığımda Eralp’den “Eve gel de; yeniden hastaneye mi gitsek? Ahmet tüm gün yatağından kalkamadı, hiçbir şey yemedi.” sözlerini duyana kadar. İçimi garip bir his kaplamıştı o telefonu kapattığımda. Kitaba ve doktorlara göre Beta üzerine konulan bağırsak enfeksiyonu teşhisi ile; bir çocuğun tüm gün hem ilaçların, hem de hastalığın etkisi evde böylece yarı baygın yatıyor olması olasıydı. Üstelik bir gece önce acilde apandisit muayenesi de yapılmıştı ve sonuç negatifti. Ancak Eralp’in de, benim de içimize sinmeyen bir gariplik vardı ortada.

3 yaş civarında, çocuklar ölümü merak etmeye başlarlarmış. Her iki oğlum da o yaşlarda ölüme dair türlü sorular sormaya başlamışlardı. Bir psikiyatr olan hocam bunun normal, beklenen bir durum olduğunu anlatıp içimi rahatlatmıştı. 

“Atatürk neden ölmüş anne?”

“Siroz diye bir hastalıktan.”

“Ülkü Ninemin kocası neden ölmüş anne?”

“Öldükten sonra ne oluyor anne?”

“Biz Dünya’ya gelmeden önce neredeydik anne?”

Çocuk, o dönemde kendisinin anne ile babasının bir şekilde birlikteliğinden Dünya’ya gelmiş olduğunu içgüdüsel olarak anlarmış. Kendisinin bir başı, dolayısıyla bir de sonu olan bir varlık olduğunu idrak edermiş. Bu durum ölüme dair bir merak uyandırırmış içinde. Genelde gün içinde beklenmedik zamanlarda ya da uykudan önceki kitap okuma zamanımızın bitiminde, tam uykuya dalmadan önce geliyordu sorular. 

“Ayşe Ninemin kocası neden ölmüş anne?”

“Bağırsak kanserinden Atlas.”

“Hasan Dedemin babası neden ölmüş anne?” diye devam ediyordu sorgu. 

“Apandisiti patlamış oğlum.”

Hasan Dede benim babamdı. Kendi babasını hiç tanımamıştı. Hakkında pek bir şey bilmediğim Ali Dedem ise, 40 yaşındayken ölmüştü. “Benimle aynı yaştaymış öldüğünde. Bir gün, karnı ağrımaya başlamış; sıcağa koymuşlar iyileşsin diye, iyi gelir zannetmişler; daha kötü olmuş. Köylerinde doktor yokmuş. Kara kışta kasabaya gitmek de mümkün değilmiş. Gözlerinin önünde, kurtarmak için ne yapacaklarını bilemeden, üç gün içerisinde ölüvermiş. Sonradan köye gelen bir doktor, apandisitten öldüğünü söylemiş.”

Tüm gün odasında baygın yatmış olan oğluma zorla bir iki dilim muzu yedirdikten sonra; doktorundan gelen son mesajı okuyorum “Bu geceyi de böyle geçirelim, yarın da çok halsiz olursa, yine bir şey yemez ve karın ağrısı devam ederse; o zaman hastaneye götürüp serum taktırmak iyi olur, isterseniz ultrasonla da yine apandisite bir bakarlar” diyor. Dışarıdaki seslerden ziyade, içimde git gide yükselen seslere kabarıyor kulağım. Başka da bir ses duymaz oluyorum. “Zaman kaybetmeden hemen bu akşam hastaneye gidelim Eralp! Apandisite bir de ultrasonla baksınlar, içimiz rahat etsin.” diyorum. 

Babasıyla aramızdaki konuşmalara kulak misafiri olan Atlas “Ahmet’in apandisitii miii patlaamııışş?!” diye bağırıyor. Felaketler sadece uzaktakilerin başına gelirmiş gibi şaşkın. Ahmet kucağımda yarı baygın, vakit kaybetmeden çıkıyoruz evden. 

Aynı acil servis, ikinci gece. Ahmet kafasını kaldırmadan yatıyor kucağımda. Arada gövdesini ufacık hareket ettirmeye görelim; sessiz, derin bir “Ahh..” çekiyor. “Ahh” demeye bile hali yok.

7 erkek, 3 kız kardeşin erkeklerinden en küçüğüymüş babam. 3 abisi henüz çocuk yaşlardayken ölmüş. Dağların arasına saklı, kuş uçmaz kervan geçmez köylerine doktor gelene kadar, ölürmüş o zamanlar çocuklar.

Köyde, ıssız kadınların arasında büyümüş. Üzerinde en çok emeği olan anneannesi Selvi’ymiş. Yeşil gözleri, kahve sarı saçları varmış Selvi’nin. Kocası, babası, erkek kardeşleri ve köydeki diğer tüm erkeklerin Çengelli Dağı’nda kurşuna dizildiği o güne kadar bir Selvi varmış -bizim hiç bilmediğimiz-, sonrasında başka bir Selvi… Dağlar arasına saklı 4-5 soyadından bir avuç insanın bir araya toplandığı küçük köylerinin yakılıp yıkıldığı, köyün ortasından akan suyun kırmızıya döndüğü o gün; kucağında “Durse“ adını verdiği kundaktaki tek kız çocuğu ile yapayalnız kalıvermiş Selvi. 

Erkeklerin toplu katliamına, hem cinslerinin tecavüzlerine şahit olmuş. Sabaha karşı yapılan baskında neye uğradıklarını anlamadan kaçarken, bebeğini elinden düşürmüş de, dönüp almaya korkmuş. İnsanoğlunun içindeki zalimin hayatta beden bulmuş hali ile göz göze, yüz yüze gelmiş.

Muhtemelen kendileri de ne yaptıklarının farkında olmayan askerlerden Selvi gibi sarı kahve saçlı, genç bir asker, ardına bakmadan zar zor yürüyerek kaçan saçı başı dağılmış bu kadını anasına mı bacısına mı benzetmiş bilmem; koşmuş ardından. Durdurup tek bir söz söylemeden eline vermiş bebeğini. Tutunacak bir dal olmuş bebek Selvi’ye. 

Bilmiyorum babam kaç kere dinlemişti anneannesinden bu hikâyeyi. Yıllar sonra ilk defa bir gece Yeşilköy’deki evimizde anlatmıştı bana. Kocaman iki kişilik ferforje yatağımda, pofuduk yorgan ve yastıklarımın arasında uykuya geçmeye hazırlanıyordum. Odamın önünden geçerken, iyi geceler demek için girmişti içeri babam. Genelde az konuşurdu; kafası çok çalışsa, derin düşünceleri olsa da; anasından öğrenmediği, her gün aramızda konuştuğumuz dilde sözlü olarak kendini ifade etmekte zorlanırdı. Ana dilini ise hiç konuşmazdı. Bana kendi ailesine dair pek bir şey anlattığını duymamıştım o güne kadar. Sanırım 9-10 yaşlarındaydım. “Bana bir hikâye anlatır mısın?” demiştim. Neden bilmem, ilk defa… Selvi’nin hikayesini sanki bir başkasına ait bir hikâye gibi anlatıvermişti. Sanki hikâye anlat dedin mi bu denli acı bir hikâyenin anlatılması son derece normalmiş gibi. Öylece. Geldiği gibi. Hem anlatıyor hem de kendi ağzından dökülenlere, yaklaşsa tutuşacağı ateşe, kaldırabileceği bir mesafede duruyordu.  O gece sanki başkasının geçmişini anlatıyordu… Sustum. 

Hayatındaki tüm erkekleri bir günde yitirmiş bir kadındı Selvi. 

Hayatımda yer kaplayan erkeklerin bir anda öleceklerine dair, kendimi bildim bileli var olan, nedenini bir türlü çözemediğim korkumun asıl sahibiydi. Hem çok yabancı, hem bir o kadar tanıdık. 

O gece, aramızdaki bu bağdan bihaber, biraz şaşkın, biraz karışarak dinlemiştim hikayesini. Aklım, içim bulanmıştı. Yatağımda sağımı solumu dolduran yastıkların arasında, düşünceler içinde uykuya kalmıştım. İçimdeki kayıtlardan Selvi’ye ait dosya, seneler sonra zamanı geldiğinde, yeniden açılacaktı.

Ultrason için kapısı yarı açık, küçük karanlık bir odadayız. Saatlerdir gözünü açmadan hareketsiz yatan oğlumun iki yanına dizilmiş, küçücük bedeninin içinde olan bitenleri anlamaya çalışıyoruz. Ben, eşim ve radyolog ekranın tarafındayız; babam diğer tarafta, tek başına. Biz diğer hastanedeki radyoloğun gördüklerini bulabilmesi için içten içe acele ettikçe; içimizin almadığı bir sakinlikle, uzun uzun bakıyor radyolog. Ve bir şey göremediğini söylüyor. Eşim diğer hastanedeki radyoloğun söylediklerini sabırla, detayları ile anlatıyor. Bunun üzerine biraz daha inceliyor… Gözüm bir an babamın oğlumun başındaki o yalnız ve başı öne eğik duruşuna takılıyor. Yüzündeki bir ifade, gözümün önünden 69 yaşındaki babamın alıyor, yerine 3 yaşındaki küçük Hasan’ı koyuveriyor.

“Aynı ağrı ile yarı baygın yatan kendi babasının başında da böyle beklemiş miydi acaba?” Gözlerimden birkaç damla yaş dökülüyor. Karanlıktan kimse beni görmüyor. Hakkında apandisitten öldüğünden başka hiçbir şey konuşulmayan, adını 20’li yaşlarımda öğrendiğim dedem için ağlıyorum. İlk defa bir bağ hissediyorum onunla aramda. O an tam olarak farkında olmasam da, babamın babasızlığına, ailedeki babasızlığın sıradanlaşmasına; seneler boyu gömük kalmışlığından sebep, kaderimiz olmuş olan acımıza ağlıyorum. Büyük yoklukları bilmenin, azınlık olmanın, nesiller boyu “babasızlığın”, nesil nesil her birimiz üzerindeki ağırlığına ağlıyorum. Aynı hastalıktan 2 gündür büyük dedesi gibi ağrı içinde yatan oğluma ağlıyorum. O küçük köyde olmasa da, koca şehrin ve bunca imkanın ortasında ağrısının sebebi anlaşılamayan oğluma. Can pareme. Henüz tam olarak bilemediğim, göremediğim koca bir hikâyenin beden bulmuş hali, başını yarı su yüzüne çıkarmış gözlerimin içine içine bakıyor. Acının ruhuma tanıdık gelen her halini uyandırıyor bakışları. Bir an sırtımı, göğsümü içten içe sanki üşüyormuşum ve titriyormuşum gibi bir his kaplıyor. Üşümeden içim titriyor. Yarı titremeyle karışık tüm göğüs kafesime yayılan bir sızı hissediyorum. 

Radyolog sonunda kolonda beklenmedik bir yerde, alışılmadık bir durum gözlemlediğini ve apandisit olabileceğini söylüyor ve bizi çocuk doktoruna yönlendiriyor. Çocuk doktoru çocuk cerrahını arıyor. 

Gergin bir bekleyiş sonrası, cerrahla görüşen çocuk doktoru ateşin yüksekliğinden ve yarı baygın halinden dolayı öncelikle çocuğun durumu stabilize etmeleri gerektiğini sonra ameliyata alabileceklerini söylüyor. Hem ameliyat öncesi açlığı sağlamak, hem de ateşini düşürebilmek adına sabaha karşı ameliyata alınması kararı ile bir odaya yatırılıyoruz. Yüksek dozda antibiyotik ve serum veriliyor. Ahmet tüm bunların etkisi ile birkaç saate ara ara da olsa, gözlerini açmaya başlıyor. Karnının ağrıdığını söylüyor. “Geçecek…” diyorum. “Doktoru bekliyoruz, sana sabah karşı büyük ilacı verecekler. O bütün ağrını geçirecek…” 

“Annee, su istiyorum.” diyor… Veremiyorum. “Büyük ilacı alabilmen için, alana kadar su içmemen lazım” diyorum. Elini tutuyorum, kolunu, yüzünü okşuyorum. Yatağa koyduğumuz gibi öylece halsiz, sessiz yatıyor. Hep sahip olduğu o yumuşak, yumuşaklığın getirdiği güçlü mizacı bu haliyle daha da gözüme çarpıyor. Bu kadar yüksek bir ağrıyı iki gündür sessizce taşıyan hali, içime dokunuyor. Aklıma kazınıyor. Odaya geçtikten hemen sonra yanımıza gelmiş olan annem, Ahmet su istedikçe; kurumuş dudaklarını ıslak bir pamukla siliyor. 

Saatler sonra, rahatlığı ile beni aldatabileceğini düşündüğüm çocuk doktoru odaya giriyor. Uzun, ensesinden at kuyruğu yapılmış, uçları incelip kıvrılmış saçları, yarı kel başı ve güler yüzü ile Ahmet’in üzerine eğiliyor, birkaç kontrol yapıyor. Gidişatı takip ettiklerini, çocuk cerrahının ameliyatı sabaha bırakmaya karar verdiğini söylüyor. “Peki ya patlarsa? Ya da patlamadığını nereden biliyoruz? Radyolog da emin değildi!” diyorum. Bu durumlarda birkaç saatin dahi önemli olup olmadığını anlamaya çalışıyorum, neden bekletildiğimize dair bir açıklama istiyorum. Yapamıyor. Kendisinin karara ilişkin bilgisi olmadığını, cerrahın çok güvenilir bir cerrah olduğunu ve kararına güvenmemiz gerektiğini söylüyor. Tanımadığımız, sadece işinde iyi olduğunu duyduğumuz bir adamın oğlumuzun hayatı ile ilgili aldığı kritik kararı, karara ilişkin herhangi bir açıklama duyamadan kabul etmek durumda kalıyoruz. Çaresizliğin getirdiği garip bir çekilme hissi kaplıyor bedenimi. 

Tuvalete giriyorum. Aynı his. Göğsümü, sırtımı kaplayan, kalbime işleyen acının yanı sıra gelen iç titremeleri. Yarı sessiz yarı sesli ağlıyorum. 4 duvar. İstemsiz sallanmalar, titremeler… Acıyı dışarı atmak, aslında belki de daha çok içeri alabilmek için hepsi. Hiçbir ses duymuyorum. Korkudan 9 ay karnında, 8 aya kucağında taşıdığı yavrusunu yolda bırakacak kadar hayattan vazgeçmiş bir kadının -Selvi’nin- acısı içimde ilk defa bu denli canlı. Ben Selvi’yim. Yavrusunu yitirmiş bütün kadınlarım.

O gece, ben bildiğimin yavrusunu da kucağından bir anda alıverecekler diye aklımı yitirmişcesine korkuyorum. Sessiz haykırıyorum. Sevmelere doyamadığımı, varlığı ruhuma ilaç gibi gelmiş olanı, küçüğümü alıverecek elimden!

Ailede oğullarını beklenmedik bir anda yitirmiş tüm acılı kadınlar bir portal oluyor. Çocuklarının ağır hastalıkları, ölümlerini ile sınanmış annelerin ruhuna arkadan, sırtımdan girerek kalbime ulaşan, görünmeyen bir kanalla bağlanıyorum. İçimdeler. Her yerdeler. İçim titriyor. Olaydan sonra aylarca tekrar tekrar gelecek olan, kalbimi saran o sızı ve iç titremeleri. Neden ailede son nesillerin sadece oğlan doğurduğu içimde anlam kazanıyor.

İnsan olmanın sıradan yazgısına en çok baş kaldırmak istediğim yerde, kaldıramamanın çıkmazında küçülüyorum. Acımla sevgim karışıyor birbirine. Başım önümde, dizlerimin üzerinde, hiç bilmediğim bir yerde öylece kalıyorum.  

Bir süre sonra kendimi toparlayıp parlak beyaz ışıklı tuvaletin karanlığından dışarı çıktığımda, Ahmet gözünü açıyor; yeniden “Anne, suu…” diyor. Tam cevap verecekken, “Artık büyük ilacı versinler annee” diye sessiz bir yakarışla ağlamaya başlıyor.

7 erkek, 3 kız kardeşin erkeklerinden en küçüğüymüş babam. 3 abisi henüz çocuk yaşlardayken ölmüş. Dağların arasına saklı, kuş uçmaz kervan geçmez köylerine doktor gelene kadar, ölürmüş o zamanlar çocuklar.

Köyde, ıssız kadınların arasında büyümüş. Üzerinde en çok emeği olan anneannesi Selvi’ymiş. Yeşil gözleri, kahve sarı saçları varmış Selvi’nin. Kocası, babası, erkek kardeşleri ve köydeki diğer tüm erkeklerin Çengelli Dağı’nda kurşuna dizildiği o güne kadar bir Selvi varmış -bizim hiç bilmediğimiz-, sonrasında başka bir Selvi… Dağlar arasına saklı 4-5 soyadından bir avuç insanın bir araya toplandığı küçük köylerinin yakılıp yıkıldığı, köyün ortasından akan suyun kırmızıya döndüğü o gün; kucağında “Durse“ adını verdiği kundaktaki tek kız çocuğu ile yapayalnız kalıvermiş Selvi. 

Erkeklerin toplu katliamına, hem cinslerinin tecavüzlerine şahit olmuş. Sabaha karşı yapılan baskında neye uğradıklarını anlamadan kaçarken, bebeğini elinden düşürmüş de, dönüp almaya korkmuş. İnsanoğlunun içindeki zalimin hayatta beden bulmuş hali ile göz göze, yüz yüze gelmiş.

Muhtemelen kendileri de ne yaptıklarının farkında olmayan askerlerden Selvi gibi sarı kahve saçlı, genç bir asker, ardına bakmadan zar zor yürüyerek kaçan saçı başı dağılmış bu kadını anasına mı bacısına mı benzetmiş bilmem; koşmuş ardından. Durdurup tek bir söz söylemeden eline vermiş bebeğini. Tutunacak bir dal olmuş bebek Selvi’ye. 

Bilmiyorum babam kaç kere dinlemişti anneannesinden bu hikâyeyi. Yıllar sonra ilk defa bir gece Yeşilköy’deki evimizde anlatmıştı bana. Kocaman iki kişilik ferforje yatağımda, pofuduk yorgan ve yastıklarımın arasında uykuya geçmeye hazırlanıyordum. Odamın önünden geçerken, iyi geceler demek için girmişti içeri babam. Genelde az konuşurdu; kafası çok çalışsa, derin düşünceleri olsa da; anasından öğrenmediği, her gün aramızda konuştuğumuz dilde sözlü olarak kendini ifade etmekte zorlanırdı. Ana dilini ise hiç konuşmazdı. Bana kendi ailesine dair pek bir şey anlattığını duymamıştım o güne kadar. Sanırım 9-10 yaşlarındaydım. “Bana bir hikâye anlatır mısın?” demiştim. Neden bilmem, ilk defa… Selvi’nin hikayesini sanki bir başkasına ait bir hikâye gibi anlatıvermişti. Sanki hikâye anlat dedin mi bu denli acı bir hikâyenin anlatılması son derece normalmiş gibi. Öylece. Geldiği gibi. Hem anlatıyor hem de kendi ağzından dökülenlere, yaklaşsa tutuşacağı ateşe, kaldırabileceği bir mesafede duruyordu.  O gece sanki başkasının geçmişini anlatıyordu… Sustum. 

Hayatındaki tüm erkekleri bir günde yitirmiş bir kadındı Selvi. 

Hayatımda yer kaplayan erkeklerin bir anda öleceklerine dair, kendimi bildim bileli var olan, nedenini bir türlü çözemediğim korkumun asıl sahibiydi. Hem çok yabancı, hem bir o kadar tanıdık. 

O gece, aramızdaki bu bağdan bihaber, biraz şaşkın, biraz karışarak dinlemiştim hikayesini. Aklım, içim bulanmıştı. Yatağımda sağımı solumu dolduran yastıkların arasında, düşünceler içinde uykuya kalmıştım. İçimdeki kayıtlardan Selvi’ye ait dosya, seneler sonra zamanı geldiğinde, yeniden açılacaktı.

Ultrason için kapısı yarı açık, küçük karanlık bir odadayız. Saatlerdir gözünü açmadan hareketsiz yatan oğlumun iki yanına dizilmiş, küçücük bedeninin içinde olan bitenleri anlamaya çalışıyoruz. Ben, eşim ve radyolog ekranın tarafındayız; babam diğer tarafta, tek başına. Biz diğer hastanedeki radyoloğun gördüklerini bulabilmesi için içten içe acele ettikçe; içimizin almadığı bir sakinlikle, uzun uzun bakıyor radyolog. Ve bir şey göremediğini söylüyor. Eşim diğer hastanedeki radyoloğun söylediklerini sabırla, detayları ile anlatıyor. Bunun üzerine biraz daha inceliyor… Gözüm bir an babamın oğlumun başındaki o yalnız ve başı öne eğik duruşuna takılıyor. Yüzündeki bir ifade, gözümün önünden 69 yaşındaki babamın alıyor, yerine 3 yaşındaki küçük Hasan’ı koyuveriyor.

“Aynı ağrı ile yarı baygın yatan kendi babasının başında da böyle beklemiş miydi acaba?” Gözlerimden birkaç damla yaş dökülüyor. Karanlıktan kimse beni görmüyor. Hakkında apandisitten öldüğünden başka hiçbir şey konuşulmayan, adını 20’li yaşlarımda öğrendiğim dedem için ağlıyorum. İlk defa bir bağ hissediyorum onunla aramda. O an tam olarak farkında olmasam da, babamın babasızlığına, ailedeki babasızlığın sıradanlaşmasına; seneler boyu gömük kalmışlığından sebep, kaderimiz olmuş olan acımıza ağlıyorum. Büyük yoklukları bilmenin, azınlık olmanın, nesiller boyu “babasızlığın”, nesil nesil her birimiz üzerindeki ağırlığına ağlıyorum. Aynı hastalıktan 2 gündür büyük dedesi gibi ağrı içinde yatan oğluma ağlıyorum. O küçük köyde olmasa da, koca şehrin ve bunca imkanın ortasında ağrısının sebebi anlaşılamayan oğluma. Can pareme. Henüz tam olarak bilemediğim, göremediğim koca bir hikâyenin beden bulmuş hali, başını yarı su yüzüne çıkarmış gözlerimin içine içine bakıyor. Acının ruhuma tanıdık gelen her halini uyandırıyor bakışları. Bir an sırtımı, göğsümü içten içe sanki üşüyormuşum ve titriyormuşum gibi bir his kaplıyor. Üşümeden içim titriyor. Yarı titremeyle karışık tüm göğüs kafesime yayılan bir sızı hissediyorum. 

Radyolog sonunda kolonda beklenmedik bir yerde, alışılmadık bir durum gözlemlediğini ve apandisit olabileceğini söylüyor ve bizi çocuk doktoruna yönlendiriyor. Çocuk doktoru çocuk cerrahını arıyor. 

Gergin bir bekleyiş sonrası, cerrahla görüşen çocuk doktoru ateşin yüksekliğinden ve yarı baygın halinden dolayı öncelikle çocuğun durumu stabilize etmeleri gerektiğini sonra ameliyata alabileceklerini söylüyor. Hem ameliyat öncesi açlığı sağlamak, hem de ateşini düşürebilmek adına sabaha karşı ameliyata alınması kararı ile bir odaya yatırılıyoruz. Yüksek dozda antibiyotik ve serum veriliyor. Ahmet tüm bunların etkisi ile birkaç saate ara ara da olsa, gözlerini açmaya başlıyor. Karnının ağrıdığını söylüyor. “Geçecek…” diyorum. “Doktoru bekliyoruz, sana sabah karşı büyük ilacı verecekler. O bütün ağrını geçirecek…” 

“Annee, su istiyorum.” diyor… Veremiyorum. “Büyük ilacı alabilmen için, alana kadar su içmemen lazım” diyorum. Elini tutuyorum, kolunu, yüzünü okşuyorum. Yatağa koyduğumuz gibi öylece halsiz, sessiz yatıyor. Hep sahip olduğu o yumuşak, yumuşaklığın getirdiği güçlü mizacı bu haliyle daha da gözüme çarpıyor. Bu kadar yüksek bir ağrıyı iki gündür sessizce taşıyan hali, içime dokunuyor. Aklıma kazınıyor. Odaya geçtikten hemen sonra yanımıza gelmiş olan annem, Ahmet su istedikçe; kurumuş dudaklarını ıslak bir pamukla siliyor. 

Saatler sonra, rahatlığı ile beni aldatabileceğini düşündüğüm çocuk doktoru odaya giriyor. Uzun, ensesinden at kuyruğu yapılmış, uçları incelip kıvrılmış saçları, yarı kel başı ve güler yüzü ile Ahmet’in üzerine eğiliyor, birkaç kontrol yapıyor. Gidişatı takip ettiklerini, çocuk cerrahının ameliyatı sabaha bırakmaya karar verdiğini söylüyor. “Peki ya patlarsa? Ya da patlamadığını nereden biliyoruz? Radyolog da emin değildi!” diyorum. Bu durumlarda birkaç saatin dahi önemli olup olmadığını anlamaya çalışıyorum, neden bekletildiğimize dair bir açıklama istiyorum. Yapamıyor. Kendisinin karara ilişkin bilgisi olmadığını, cerrahın çok güvenilir bir cerrah olduğunu ve kararına güvenmemiz gerektiğini söylüyor. Tanımadığımız, sadece işinde iyi olduğunu duyduğumuz bir adamın oğlumuzun hayatı ile ilgili aldığı kritik kararı, karara ilişkin herhangi bir açıklama duyamadan kabul etmek durumda kalıyoruz. Çaresizliğin getirdiği garip bir çekilme hissi kaplıyor bedenimi. 

Tuvalete giriyorum. Aynı his. Göğsümü, sırtımı kaplayan, kalbime işleyen acının yanı sıra gelen iç titremeleri. Yarı sessiz yarı sesli ağlıyorum. 4 duvar. İstemsiz sallanmalar, titremeler… Acıyı dışarı atmak, aslında belki de daha çok içeri alabilmek için hepsi. Hiçbir ses duymuyorum. Korkudan 9 ay karnında, 8 aya kucağında taşıdığı yavrusunu yolda bırakacak kadar hayattan vazgeçmiş bir kadının -Selvi’nin- acısı içimde ilk defa bu denli canlı. Ben Selvi’yim. Yavrusunu yitirmiş bütün kadınlarım.

O gece, ben bildiğimin yavrusunu da kucağından bir anda alıverecekler diye aklımı yitirmişcesine korkuyorum. Sessiz haykırıyorum. Sevmelere doyamadığımı, varlığı ruhuma ilaç gibi gelmiş olanı, küçüğümü alıverecek elimden!

Ailede oğullarını beklenmedik bir anda yitirmiş tüm acılı kadınlar bir portal oluyor. Çocuklarının ağır hastalıkları, ölümlerini ile sınanmış annelerin ruhuna arkadan, sırtımdan girerek kalbime ulaşan, görünmeyen bir kanalla bağlanıyorum. İçimdeler. Her yerdeler. İçim titriyor. Olaydan sonra aylarca tekrar tekrar gelecek olan, kalbimi saran o sızı ve iç titremeleri. Neden ailede son nesillerin sadece oğlan doğurduğu içimde anlam kazanıyor.

İnsan olmanın sıradan yazgısına en çok baş kaldırmak istediğim yerde, kaldıramamanın çıkmazında küçülüyorum. Acımla sevgim karışıyor birbirine. Başım önümde, dizlerimin üzerinde, hiç bilmediğim bir yerde öylece kalıyorum.  

Bir süre sonra kendimi toparlayıp parlak beyaz ışıklı tuvaletin karanlığından dışarı çıktığımda, Ahmet gözünü açıyor; yeniden “Anne, suu…” diyor. Tam cevap verecekken, “Artık büyük ilacı versinler annee” diye sessiz bir yakarışla ağlamaya başlıyor.

No data was found